| Kanal D'ciler, biraz daha ciddiyet ve özen, lütfen! |
|
|
|
Fatih Altaylı, 17 Temmuz 2004 günü Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde, Kanal D Haber Genel Yayın Yönetmenliği görevini üstlendiği günden beri kanalında intihar haberlerine yer vermediklerini yazdı. Çünkü, Sayın Altaylı, psikolog ve sosyologlarla yaptıkları görüşmelerde, intihar haberlerinin özendirici olduğunu öğrenmiş. Aynı yazıda isim vermeden “Show TV’nin müthiş reytingler yaptığı günler”den söz ederek, bir zamanlar bu kanalın başında bulunan Reha Muhtar’a gönderme yaptı. Oysa, bizim kanımızca Kanal D’nin bugünkü haberciliği, Sayın Altaylı’nın eleştirdiği “Show TV’deki Reha Muhtar dönemi haberciliği”nden çok üstün sayılmaz. Öncelikle şunu anımsatalım: Fatih Altaylı’nın bu yazısından sadece beş gün önce (12 Temmuz 2004) Kanal D’nin ana haber bülteninde “bir annenin, geçim darlığı nedeniyle bebeğiyle birlikte canına kıydığı” haberi yer almıştı. Asıl sakıncalı olan haber bombardımanı Bir insanın intiharı, yaşanan olayın niteliğine göre haber değeri taşıyabilir. Bunun, benzer durumdaki insanlar için “intihara özendirici” olup olmaması ise haberin veriliş biçimine bağlıdır. Özetle “öldü, kurtuldu” da diyebilirsiniz; psikologları konuşturup “canına kıymanın çare olmadığını” vurgulayarak ölümün kıyısındaki insanlara umut da aşılayabilirsiniz. Hatta intihar eden kişinin, bu eylemiyle geride bıraktığı yakınlarını acıya boğmuş olması, benzer durumdakiler için “intihardan caydırıcı” bile olabilir. İntihar haberleri, olsa olsa ülkeyi yönetenleri rahatsız eder. Çünkü onlar, ülkenin kendileri sâyesinde güllük gülistanlık olduğunun; herkesin bir eli yağda bir eli balda, mutlu yaşadığının ‘haber’ yapılmasını isterler. 12 Eylül 1980’deki askeri yönetim döneminde intihar haberlerinin yasaklanmış olması, bu konuda ilginç bir örnektir. Bize göre, asıl “özdenetim”den geçmemesi gereken haberler ise Kanal D’nin sık sık ve uzun uzadıya verdiği adi polisiye olaylar; sokağa taşan komşu kavgaları, mahkemede birbirine giren davacı ve davalılar, hırsız kovalamaca vb... Çünkü, psikolog ve sosyologlar; bu tür haber bombardımanına tutulan TV izleyicisinin, kendisine de çevresinden ekranda gördüklerine benzer saldırıların gelebileceği korkusuyla giderek silik ve sinik bir yaşam sürmeye başladığını söylüyorlar. Öte yandan, Türkiye’de olup bitenleri bir Türk TV’sinden izleyen yabancıların, ükemizde kanın gövdeyi götürdüğü yanılgısına kapılmaları da cabası... Ana haberlerde anadil kıyımı Dahası, Kanal D Haber’de çok sık Türkçe yanlışı da yapılıyor. İşte, örnekleri: * Bu kanalın ana haber bülteninin jeneriğinde ‘faks’ sözcüğü, ‘fax’ diye geçiyor. Türkçede ‘x’ harfi var mı! * 20 Temmuz 2004 günkü ana haber bülteninde şöyle bir başlık dikkatimizi çekti: “Çin’deki oto yarışında bir araç, logar kapağına çarptı”. Daha önce de anımsattık; çoğunlukla kent içindeki yollarda, kanalizasyon ve su şebekesinin kontrol edilebilmesi için açılıp üzeri metal kapakla kapanmış söz konusu noktalara ‘logar’ değil, ‘rögar’ denir; Fransızca ‘bakış’ anlamındaki ‘regard’dan gelen sözcük, 16 Mayıs günü saat 24.00 haberlerindeki bir vtr’de de ‘logar’ diye geçmiş ancak spiker Ayşenur Yazıcı, yanlışı anında düzeltmişti. Fakat bu kez haberleri Sonay Yıldırım okuyordu ve anlaşılan sözcüğün doğrusunu o da bilmiyordu. * Yine 20 Temmuz’daki bültende paradan altı sıfır atılmasına ilişkin haber okunurken ekrana şu altyazı geldi: “Türkiye 1976’lı yıllara geri dönüyor”. Oysa, 1976 yılı tek olduğuna göre, 1976’lı yıllar demek, mantık hatası yapmaktır. * 12 Temmuz 2004 günkü ana haber bülteninde, şarkıcı Emrah’ın oğluna ödediği nafakanın artırılması isteminden söz edilirken, şöyle denildi: “Mahkemede dava açıldı”. Ya nerede açılacaktı?.. Bu haber tümcesindeki “mahkemede” sözcüğü, gereksiz sözcüktür. Siz, boynuzu tüylü boğa gördünüz mü? * Kanal D’nin 11 Temmuz’daki bir haberi şöyleydi: “Sokakta bulunan bir günlük bebek, tedavi altına alındı”. Haber dilinde yerleşen yanlış bir kalıp; “tedavi üstüne alındı” denilemeyeceği gibi “tedavi altına alındı” da denilemez, doğru sözcük “tedaviye alındı”dır. * Yine, 11 Temmuz’da İspanya’daki geleneksel boğa koşusunun haberi verilirken de şu tümce gülümsememize neden oldu: “Koşunun en ilginç anı, koşanlardan birinin, boğanın boynuzu üzerindeki tüylere bir süre tutunması oldu”. Boynuzunun üzerinde tüy biten bir boğa türü var mı dersiniz? Hayır, böyle bir şey yok. İki boynuz arasında bulunan o tüyler için editörün arayıp bulamadığı tanımlama, ‘boğanın perçemi’ olmalı. * Bu da, 5 Temmuz günkü ana haber bülteninden: “(Pendik’te) olası yıkıma karşın mahalle sakinleri barikat kurdular”. Yukarıdaki haber tümcesinde “karşın” yerine, “karşı” sözcüğünün kullanılması gerekirdi. Çünkü “karşın”, “rağmen”in öztürkçesidir. Tümceye “rağmen” sözcüğünü koyun, ne denli saçma bir ifadenin ortaya çıktığını göreceksiniz. Kanal D’ciler, biraz daha ciddiyet ve özen, lütfen!.. GÜLE GÜLE, SİYASETTEKİ SON “DEVLET ADAMIMIZ” Türkiye’de siyaset, çapı ortada belediyecilere kaldı. Bu kişilerin sözüm ona hızlandırdıkları demokrasi treninin raydan çıkıp faciaya yol açması boşuna değil. Zaten ülkemizde, köktendincilerle onların yardakçılarının işinden başka rayında giden ne var ki! Akla ve bilime kulak tıkayıp duyargalarını ortaçağa çevirenlerin treni devirmelerine ‘geliyorum diyen kaza’ denilebilir ancak. Faciadan ibret almak için onların daha neleri ‘kazaya bıraktıklarını’ görmeyi bekleyenler ise umarız Atatürk devrimlerinin tümden ‘zincirleme kaza’ya kurban gittiği bir ‘kıyamet’ tablosuyla karşılaşmazlar. Geçen hafta sonunda yarım yüzyıllık politika yaşamına noktayı koyan Bülent Ecevit, belki de “devlet adamı” niteliklerini taşıyan son siyasi liderimizdi. Ecevit’ten DSP Genel Başkanlığı bayrağını devralan Zeki Sezer’in yolunun açık olmasını diliyor, “keşke gelecekte Türkiye’nin doruğunda iki Sezer birden görebilseydik” diyoruz. Ama bu, ne yazık ki olanaklı değil. Çünkü, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi 2007’de bitecek. Köktendincilerle onların yardakçıları da bayram edecek. Umutları, Çankaya lokomotifine de bir köktendinci makinist oturtup treni daha bir ‘hızlandırmak’! Sağcı partilere karşı demokratik solun birleşmesine yanaşmadığı için zaman zaman eleştirdiğimiz Ecevit; günümüzün, “donanımsızlığı, kendisini giderek daha da hırçınlaştıran” kimi politikacılarıyla mukayese edilemeyecek denli olgun, ilerici, yurtsever ve kültürlü bir liderdi. Ayrıca, alçakgönüllü yaşamıyla Türk insanı için güzel bir örnek olan “adam gibi devlet adamı”ydı. Tarih, günümüzde egemen olan görgüsüzlüğün de yaldızlarını döküp altındaki çirkinlikleri bir bir gözümüze soktukça, Ecevit’in önemini daha iyi anlayacağız. Dileriz, Bülent Ecevit yeni yaşamında, bundan kırk yıl önce düşleyip aşağıdaki dizelere döktüğü mutluluk ve erinci bulur.
YAPAMADIĞIMIZ Rahşan’a akşam kapı eşiğinde terli bir giysi gibi soyunmak vardı derdinden evrenin bir entari serinliğini giyinmek kendi derdini tespih gibi çekmek elinde yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü karşında polisiye roman okumak senin sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak oturmağa konuklar gelmesi bazen çevresinde bir masanın kaygısız sıcacık konularda bir demli çay gibi bilmedik komşularla konuşmak dünyamızla uyuşmak vardı yunda sonunu görmeden oynamak sevinebilmek kazandığına yitirdiğine yerinebilmek düşünmeyebilmek yoruldukça düşünmekten kamaştıkça örtebilmek gözlerini düşlerde bile ışıktan sakınarak kendini uyuyabilmek vardı vaktinde rahat Bülent Ecevit - 1964 (Bülent Ecevit, Şiirler, Ajans-Türk Matbaacılık, Ankara 1976, 2’nci basım, sayfa: 51) “GÜRÜLTÜ AVI” atv’nin 18 Temmuz 2004 günkü ana haber bülteninden: “İstanbul İl Çevre ve Orman Müdürlüğü ekipleri, gürültü avına çıktılar”. Bize sorarsanız, avlanması gereken “gürültü” değil... “Gürültücü”. Ancak, bu görevin İstanbul’u yönetenlerce hiç mi hiç ciddiye alınmadığı “bangır bangır” ortada. Dünyanın gözbebeği kentimiz, her köşeden, kulakları sağır eden -yazar Cemil Meriç’in deyişiyle- “şifasız iniltiler”in yükseldiği korkunç bir metropol haline geldi. Plakçı ve kitapçılardan alışveriş merkezlerine, kafelerden lokantalara, çay bahçelerinden apartman dairelerine, sokakta ses yükseltici aygıtla satış yapan işportacılardan dım-tısçı gençlerin yürüyen diskotekten farksız otomobillerine değin birçok kaynaktan patlayıp arş-ı âlâyı saran şarkı adı altındaki sulu zırtlak böğürtülerden illâllah!.. “ÖPMEZLÖR”(!) Vestel’in, haftalardır ekrana gelen televizyon reklamında bir isim tamlaması, bir kadın dublajcı tarafından şöyle seslendiriliyor: “Öperlör sistemi”. Onu öyle söyleyeni kutlayıp “öpmezlör”!.. Çünkü, sözcüğün doğrusu “hoparlör”. (29/07/2004) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
