| Köy Enstitüleri'nden "imam egemen" topluma |
|
|
|
Geçen Cumartesi günü yani 17 Nisan 2004, Köy Enstitüleri’nin 64’üncü kuruluş yıldönümüydü. Medya, bu anlamlı güne yine gereken ilgiyi göstermedi. Sadece Cumhuriyet Gazetesi’nde Köy Enstitüleri’yle ilgili birkaç makale yayımlandı. Bir de gazeteci dostumuz Musa Ağacık, aynı gün Yaşam Radyo’da -bizim de görüşlerimizi alma inceliğini gösterdiği- ‘İkili Sarmal’ adlı sevilen izlencesini Köy Enstitüleri’nin kuruluş amaçlarına ayırmıştı. Sevgili Ağacık’ın mikrofonunda da dile getirmeye çalıştığımız gibi, Köy Enstitüleri, Atatürk devrimleri doğrultusunda ‘Kalkınma köyden başlar’ anlayışıyla girişilen gerçek bir aydınlanma hareketiydi. 1940 yılında, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç’un ortak çabalarıyla gerçekleşmişti. Tonguç, bu yola baş koymuştu Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1939’da 40 bin köyden ancak 4638’ine öğretmen gönderebilmişti. Ama çağdaş insan yetiştirmenin ne olduğunu bilmekle kalmayıp bu yola baş koyan gerçek devlet adamlarınca yönetiliyordu. İ. Hakkı Tonguç, Köy Enstitüleri seferberliğine girişirken, eğitimci arkadaşı Süleyman Edip Balkır’a şunları söylüyordu (1): "Ağızları köpürerek bu fikre (Köy Enstitüleri fikrine) karşı çıkacak olanlar, birçok yanlarını gömüldükleri karanlık içinde saklayan yarı okumuş sözde aydınlar; rahatlarının bozulacağından korkan yöneticiler; çıkarlarının kayba uğrayacağından ürken ağalar, kodamanlardır. (...) Eğer bu uğurda öleceksek mezarlarımız, gelecek kuşakların yeni Türkiye’nin doğmasında harcayacakları gözüpek ve bilinçli çabaların kaynakları olacaktır. Ölümü göze almadan yeni yaşamların doğuşuna ortamlar hazırlanamaz". ‘Aydınlanma’nın temel felsefesi Köy Enstitüleri’nin kuruluş felsefesini anlayabilmek için önce yukarıda sözünü ettiğimiz ‘aydınlanma’nın ne olduğunu bilmek gerekir. Immanuel Kant, 1784’te ‘aydınlanma’yı açıklarken şöyle diyordu (2): "Aydınlanma, insanın (...) kendi aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamayışı durumundan kurtulmasıdır. (...) Ergin olmayış çok rahattır: ‘Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerine geçen bir papazım, perhizlerimi bildiren bir hekimim oldu mu, artık zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz". Kant, söz konusu yazısında ‘aydınlanma’ için gerekli olan tek şeyi açıklıyor: ‘Özgürlük’ Kant’tan yüz küsur yıl sonra Atatürk de padişahın kulu olmaktan kurtarıp çağcıl yurttaşlık haklarına kavuşturduğu Türk insanına (Tevfik Fikret’in dizelerinden esinlenerek) şöyle demeyecek miydi: "Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı (kültürü) hür’ nesiller ister". Anadolu köylerinde kanalizasyon yaptılar Atatürk’ün dile getirdiği kutsal ülkü çerçevesinde kurulan 21 köy enstitüsünde 1940 – 1954 yılları arasında, devrim niteliğindeki şu adımlar atıldı: l 1924 yılında çıkarılan Eğitimde Birlik (Tevhid-i Tedrisat) Yasası yaşama geçirilerek laik ve bilimsel eğitime başlandı. l Kız ve erkek öğrencilerin aynı dersliklere alındığı karma eğitim gerçekleşti. Kadın – erkek arasındaki çağdışı kaç – göçün önlenmesinin temelleri atılmış oldu. l Öğrenciler, teorik bilgilerin yanı sıra çiftçilikten marangozluğa, duvarcı ustalığından demirciliğe değin pek çok mesleği enstitüde öğreniyorlar; köylülerle birlikte el ele verip uyguluyorlardı. Böylece ‘aydınlanma’, fikir düzeyinde kalmayıp ‘imece’ yoluyla ‘topyekün bayındırlık seferberliği’ne ulaşmıştı. İnanılması güç ama gerçek; bu yolla altmış dört yıl önce kanalizasyona kavuşan köylerimiz olmuştu. l Aynı ülkü çerçevesinde kurulan Halkevleri’yle birlikte Köy Ensitüleri de sanatçı fabrikası gibi çalıştı. Çünkü ‘koluyla çalışan insanın işçi; kolu ve kafasıyla çalışanın usta; kolu, kafası ve yüreğiyle çalışanın ise sanatçı olduğu’ biliniyordu. Batı, Ortaçağ karanlığını nasıl rönesans ve reformla aşmışsa, Türk insanı da din bağnazlığının yerine bilimi ve sanatı baş tacı etmeliydi. Sanat, ‘insanın dünyayla arasına büyülü bir mercek gibi girerek onun yaşamına yeni anlam ve derinlikler katan’ benzersiz bir uğraştı. İşte, eğitimci – yazar Mevlüt Kaplan’ın verdiği bilgiye göre (3), edebiyat – sanat alanında Köy Enstitüleri 12 dergi çıkarmıştı. Halkevleri ise de dokuz yılda 65 dergi yayımlamış, 500 kitaplık kurmuş, dokuz bin konser, 23 bin konferans düzenlemiş, yedi bin film, 12 bin temsil gösterimi gerçekleştirmiş, yüzlerce de sergi açmıştı. Perşembenin gelişi 1970’lerden belliydi Türkiye’nin bölgede yeniden etkin bir güç olmasını istemeyen ‘dahili ve harici bedhahlar’ın baskısıyla 1954’te, Demokrat Parti döneminde Köy Enstitüleri kapatıldı. Köyler imamlara bırakıldı. Derken, birbiri ardına kurulan İmam Hatip Liseleri kısa sürede tüm Türkiye’yi sardı. Böylece ‘Eğitimde Birlik Yasası’ kağıt üzerinde kaldı. ‘Aydınlanma’ felsefesinin temeli olan akıl ve özgür istenç (hür irade) egemenliğini ‘benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerine geçen bir imamım var’ anlayışına (Tanrısal erke) bıraktı. Bu süreçte yetiştirilen Cumhuriyet rövanşçısı karşı devrimciler önce yerel yönetimlerde baş oldular; heykellere tükürdüler, çağdışı kadın – erkek ayrımını, türbanı hortlattılar. Ve... Giderek Türkiye’yi tümden imamlara teslim ettik. Baş imamın, henüz siyaset yasaklısıyken ‘icazet’ aldığı Amerika, Atatürk Türkiye’sine ‘ılımlı İslam’ rolünü uygun gördüğünü açıkladı. Aslında perşembenin gelişi çarşambadan da değil, 1970’li yıllardan belliydi. Rahmetli araştırmacı – gazeteci Uğur Mumcu, ABD ajanlarının gizli raporlarında Türkiye’ye biçilen rolün ‘ılımlı İslam’ olduğunu, çeyrek yüzyıl önce yazıyordu. Atatürk ve cumhuriyet kadrolarının özgür kıldığı Türk insanının, bu arada iki yüz milyar dolar borçlandırılıp ekonomik yönden de tutsak edilmiş olması cabasıydı... Üstelik borcunu ödeme gücü de elinden alınıyordu: Kamu kuruluşlarının özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekilmesi; IMF taleplerinin dayatılıp köylümüzün, pancar, tütün, pamuk, çay üreticimizin ezilerek Türkiye’nin tarımsal alanda da zaafa uğratılması; ormanlarımızın, meralarımızın bile haraç mezat satılmak istenmesi; ekonomimizin büsbütün çökertilmesi için uygulanan planın birer parçasıydı. Tarih, Türk insanına bir altın fırsat daha tanır, yeni bir Atatürk çıkıp Anadolu’da yeniden ‘aydınlanma’nın ateşini yakar, Türkiye yeni Kuvayı Milliye ruhuyla akıl çağına dönebilir mi? Bunu biz ve çocuklarımız herhalde göremeyiz. Torunlarımızın görebilmesi içinse tüm aydınlarımızın, sivil toplum örgütlerinin hemen bugünden seslerini yükseltmeleri tarihsel görevdir. (1) Süleyman Edip Balkır ‘Eski Bir Öğretmenin Anıları’, sayfa 120 – 121, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. nisan 1998 (2) Prof. Dr. Macit Gökberk ‘Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk’, sayfa 24 – 25 – 26, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. ağustos 1997 (3) Mevlüt Kaplan ‘Eğitim İmecesi’, Cumhuriyet Gazetesi 16. 04. 2004, MÜJDE, BİR DE ‘İDDAA’MIZ OLDU ‘SAVUNULAN düşünce, sav’ anlamına gelen Arapça kökenli ‘iddia’ sözcüğü, artık çok yaygın olarak ‘iddaa’ diye yanlış yızılırsa şaşırmamak gerek. Örneğin, çocuğunuz kompozisyon ödevinde ‘iddaa’ yazıp bunun doğru olduğunu ‘iddia’ edebilir. Çünkü Spor Toto Teşkilatı, yeni bir oyun başlattı. Adı: ‘İddaa’ Türk dilinin devlet eliyle yozlaşması diye buna derler. Neyse ki şimdilik medyamız ‘iddia’ sözcüğünü doğru yazıyor. "FB Başkanı iddialı konuştu: şampiyon biz olacağız". Ancak bu kez de noktalama imi yanlış. Türkçede, ardından açıklama yapılacak, örnek verilecek tümcenin ya da sözcüğün sonuna iki nokta üst üste ( : ) konulur. Fakat medyamızda ‘iki nokta üst üste’den sonra gelen ilk sözcüğün büyük harfle mi, yoksa küçük harfle mi başlayacağı konusunda ‘rivayet muhtelif’tir. Doğrusu şu: 1- İki nokta üst üste iminden sonra gelen bölüm ‘kesinlik bildiriyor ve anlamlı bir tümce değeri taşıyorsa’ büyük harfle başlar. Örnek: FB Başkanı iddialı konuştu: Şampiyon biz olacağız. 2- Söz konusu imden sonraki ifade ‘kesinlik bildirmeyip anlamlı bir tümce değeri taşımıyorsa’ küçük harfle başlar ve tümce bitmediği için sona üç nokta konulur. Örnek: Başbakan Erdoğan’ın gezisindeki olası mesajları: enflasyon, yerel yönetim reformu, imam hatipler. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
